Muhtemelen yakın zamana kadar çoğumuzun aklına, birbirinin aynı görünen katlar, gri halı kaplı koridorlar, herkesin kendi odasına veya kübikiline kapandığı, sessizliğin sadece klavye ve fotokopi makinesi sesleriyle bölündüğü yerler gelirdi. Herkesin bir patronu vardı ve bu patronun da bir odası olurdu. Bu, Endüstri Devrimi'ndenmiras kalan, verimliliğin katı hiyerarşi ve bireysel izolasyonla ölçüldüğü bir modeldi. Çalışmak, çoğunlukla yalnız yapılan ve sosyalleşmenin mola zamanına sıkıştırıldığı bir eylemdi.
Peki, ne oldu da bu yüz yıllık düzen sarsılmaya başladı? Nasıl oldu da bugün ofis dendiğinde aklımıza, farklı şirketlerden insanların bir arada çalıştığı, kahve kokusunun sohbetlere karıştığı, enerjik ve açık alanlar gelmeye başladı?
Bu, aslında bir paylaşım kültürü devriminin hikayesi. Bu devrimin kökleri, sıkıcı ofis plazalarından çok, 1990'ların yaratıcı ve biraz da anarşist ruhuna dayanıyor.

Her Şey Bir Fikri Paylaşmakla Başladı
Masa paylaşma fikrinden önce, fikir paylaşma ihtiyacı doğdu. 1990'ların ortasında, özellikle Berlin gibi şehirlerde, sanatçılar, yazılımcılar ve aktivistler bir araya gelmeye başladılar. "Hackerspace" (Hacker Alanı) veya "C-Base" gibi oluşumlar, aslında ilk kıvılcımlardı. Bunlar ofis değildi; daha çok devasa bir oturma odası veya ortak bir atölye gibiydiler. Amaçları, yüksek kira ve ekipman maliyetlerini bölüşmek ve daha da önemlisi, birbirlerinin projelerinden ilham almaktı. O dönemde, internet yeni yeni filizleniyordu ve bu dijital devrimciler fiziksel olarak da bir araya gelmenin gücüne inanıyorlardı.
Bu insanlar, geleneksel kurumsal dünyanın rekabetçi doğasına karşı, işbirlikçi bir alternatif yaratıyorlardı. Henüz adı "coworking" değildi, ama ruhu oradaydı.
San Francisco'daki O Meşhur Yalnızlık
Hikayemizde takvim yaprakları 2005'i gösterdiğinde, San Francisco'da karşımıza Brad Neuberg adında bir yazılımcı çıkıyor. Brad, o dönemde popülerleşmeye başlayan freelancer yani serbest çalışanlardan biriydi. Evden çalışıyordu ve klasik bir dertten muzdaripti: yalnızlık. Evin rahatlığı bir yere kadardı; pijamalarla çalışmak motive edici değildi ve en önemlisi, bir iş arkadaşıyla iki çift laf edememek, yaratıcılığını öldürüyordu.
Kafelere gitti; ama kafeler de gürültülüydü ve bir masayı saatlerce işgal etmek pek hoş karşılanmıyordu. Geleneksel bir ofis kiralamak ise hem çok pahalıydı hem de Brad'in aradığı şey bu değildi. O, bir ofisin ciddiyetini değil, bir topluluğun enerjisini istiyordu.
Brad, "Neden hem evdeki özgürlüğü hem de bir ofisteki topluluğu birleştiren bir yer olmasın?" diye düşündü. Bir arkadaşının evinin bir bölümünü haftada birkaç günlüğüne kiraladı, internete "Benim gibi hisseden başkaları da var mı?" diye sordu ve adına "Coworking Space" (Ortak Çalışma Alanı) dedi. İlk başta pek kimse gelmedi, ama o, bir şeyin fitilini ateşlemişti.
2008 Krizi: İhtiyaçtan Doğan Kültür
Brad'in küçük denemesi filizlenmeye çalışırken, 2008'de dünya büyük bir finansal krizle sarsıldı. Milyonlarca insan kurumsal işlerini kaybetti. Ancak bu insanlar çalışmayı bırakmadılar; kendi işlerinin patronu oldular, freelancer oldular, küçük girişimler kurdular. Artık devasa şirket binalarına değil, esnek, uygun maliyetli ve en önemlisi bağlantı kurabilecekleri yerlere ihtiyaçları vardı.
İşte tam bu noktada, o küçük coworking fikri bir çığ gibi büyüdü. Özellikle Londra, New York ve Berlin gibi yaratıcı endüstrilerin kalbi olan şehirlerde mantar gibi paylaşımlı ofisler açılmaya başlandı. Çünkü bu model, yeni dünyanın ruhuna mükemmel uyuyordu: Esneklik, mobilite ve topluluk. Artık insanlar 30 yıllık bir kariyere değil, 3 aylık bir projeye odaklanıyordu ve bu alanlar onlara tam da bu çevikliği sunuyordu.
Ve Sahne İstanbul'un...
Peki bu global rüzgar, dinamizmiyle ünlü İstanbul'u es geçer miydi? Asla!
İstanbul'un yaratıcı dokusu, aslında bu kültüre hep hazırdı. Şehrin ruhunda, bir araya gelme, sohbet etme, mahalle kültürü her zaman vardı. Batı'daki gibi sert bir izolasyon bizde hiçbir zaman tam olarak hissedilmedi. 2010'lu yılların başından itibaren, özellikle Galata, Karaköy ve Levent gibi hem tarihi hem de modern iş merkezlerinde ilk paylaşımlı ofisler açılmaya başladı.
Önce tasarımcılar, mimarlar ve yazılımcılar bu alanları keşfetti. Ardından, bu alanların sunduğu esnekliği ve maliyet avantajını gören start-up'lar (yeni girişimler) ve hatta büyük kurumsal şirketlerin yenilikçi departmanları buraya akın etti. İstanbul paylaşım kültürünü sadece benimsemekle kalmadı, ona kendi yerel dinamiklerini de kattı.
Masadan Daha Fazlası: Bir Yaşam Tarzı
Londra'daki bir "hackerspace"ten çıkıp İstanbul'daki şık bir paylaşımlı ofise uzanan bu yolculuk, aslında bize tek bir şeyi gösteriyor: Bizler birlikteyken daha iyiyiz.
Coworking'in tarihi, sadece metrekarelerin nasıl daha verimli paylaşıldığının değil, aynı zamanda izolasyona karşı topluluğun, katı hiyerarşiye karşı esnekliğin ve rekabete karşı işbirliğinin zaferinin hikayesidir. Bu, masaları ve sandalyeleri paylaşmaktan çok daha fazlası; bu, fikirleri, ilhamı ve evet, bazen günün yorgunluğunu paylaşma kültürüdür. Ve görünen o ki, bu kültür bizimle kalmak için burada.